Annem üniversite ile birlikte, üstelik çok uygun fiyata Suriye'ye gezi olduğunu söyleyince bu fırsat kaçmaz dedim ve hemen listeye kendimi eklettim.
Grupla Hatay'da buluşacağız Perşembe sabahı. Cilvegözü sınır kapısından geçiş yaparak, Halep, Hama, Humus, Şam gezeceğiz, oradan Ürdün'e geçeceğiz, dönüşte de Mardin, Gaziantep Güneydoğu Anadolu gezisi yapacağız. Ve bunların hepsi 5 gün içinde gerçekleşecek! Pazartesi İstanbul'da olacağız! Bana tabi pek inandırıcı gelmedi ama hadi neyse dedim çıktım yola.
Hatay'ı da görmek için iki gün önceden gittik. Sabiha Gökçen'den Salı akşamı uçağa bindik. Dakka bir gol bir: Annem pasaportunun ve parasının olduğu çantayı İETT otobüsünde unuttu. Neyse ki otobüs kalkmamıştı ve alabildik. Annem Hatay'da bizi birilerinin karşılayacağını söyledi ama bu konuda da şüpheliyim. Neyse dedik karşılamazsa kimse, gider öğretmenevinde kalırız.
İndik uçaktan, bir telefon trafiği oldu. Bizi kapıda bekliyorlarmış. Annemin okuldan arkadaşının bir ahbabı. Eşiyle birlikte bizi karşıladı, Harbiye denen bir yere yemeğe götürdüler. Oranın yerlileri, çok kibarlar. Adam eski bir görevli. Adamın hayatı çok ilgimi çekti, kitap yazsam mı bile diye düşündüm. (Burada deşifre edemiycem, anlayan anlar) Hepsi büyük 10 çocukları var. Bizi iki gün öyle güzel ağırladılar ki, ağzım açık kaldı. İnanılmaz misafirperverler, çok hoş sohbetler. Antakya'nın truistik mekanlarını gezdirdiler, sürekli bir ikram. İnanılmaz zengin kahvaltı sofraları. Suriye'de de olan baharat zahter'i burada öğrendim. Kahvaltıda ekmeği zeytinyağına sonra bu zahtere batırıyorsun. İnanılmaz bir lezzet. Humus yedik tabi ki. Değişik Hatay peynirleri ayrıca. Ve yanında Lübnan ve Hatay pide ekmekleriyle. Hayatımda ilk kez limon kabuğu yedim, inanılmaz lezzetliydi. Limonun sarı kısmını soyuyorsunuz, altında meyve kısmına kadar olan beyaz kısmı da soyup afiyetle yiyorsunuz. Nasıl şekerli, nasıl güzel!
Çarşamba akşamı tura katılacak diğer hocalar geldi. Ben hala Perşembe günü yola çıkacağımıza şüpheliyim. Perşembe sabah böyle yayıla yayıla otururken, telefon geldi, grup gelmiş, hadi gidiyoruz dediler. Eşyalarımı toplamamışım daha. Hemen hazırlandım, 5 dakika içinde yola çıktı.
Yola çıkmadan önce, bizi misafir eden adam sarraf getirdi otobüse. Türk liralarını Suriye surilerine dönüştürdük. Grubun yarısı gelmemişti. Öğrencilerin bir kısmı pasaport alamamış. Dolayısıyla sayı düşünce masrafların da artacağını ve Güneydoğu Anadolu gezisinin muhtemelen iptal olacağını öğrendik.
Reyhanlı'dan çıkarak bir saat içinde sınır kapısına vardık. Pullarımızı aldık, pasaportlarımızı damgalattık. Tampon bölgeden geçerek Suriye kapısına ulaştık. Hafta sonu olmadığı için çok kalabalık değil, hafta sonu daha kalabalık olurmuş. Yine de bir saatten fazla bekledik. Hepimizin parmak izini aldılar. Verdiler pasaportları, çıktık yola. Bir saat kadar sonra Halepteyiz.
(Annem bu arada beni deli etme sinyalleri vermeye başladı. Çantasını unutmasının yanında en bombası Sabiha Gökçen'de "Aaa şimdiye kadar hiç fark etmemiştim, bak uçağın kanatları yok" dedi. Gülmekten yarıldım. Nasıl bakıyorsa artık uçağa, kanatları görmüyor. :))))
31 Mayıs 2010 Pazartesi
30 Mayıs 2010 Pazar
yok
Öyle heyecanlıyım ki. Gelicem, inicem havalimanına ve sevgilim beni karşılayacak.
Uzaktayken daha bir yokluğunu hissettim. Onsuz kolum kanadım kırık gibiydi. Yanımda olsa dedim. O buraları severdi dedim. Yoktu, ama olsun. Gelicem, inicem uçaktan ve onu görücem ya olsun. Beni yemeğe götürür, ona heyecanla anılarımı anlatırım. Sonra akşam sarılır uyurum dedim.
İndim. Körüğe ayak basar basmaz telefonumu açıp aradım, geldim diye.
"Mesajımı almadın mı?"
"Ne mesajı? Yeni indim ben"
"Ben yemek sözü vermiştim, saati uyduramadım, sana gelemiyorum"
Gözlerim dolmaya başladı. "Peki" dedim, ağladım. "Çok kırıldım" dedim.
"Sen de gel" dedi, "bu daha da ayıp" dedim.
"14 saattir yoldayım" dedim.
"Peki" dedi, "akşam dönerken sana geliyim, kendimi affettireyim" dedi.
"İyi" dedim ağlamaklı.
Saat 23'ü geçiyor. Günlerdir yoldayım. Yorgunum. Gözlerim kapanıyor. Yine de arar belki diye telefonumu kapatmıyorum.
Biliyorum beni incitmek için yapıyor. Umurunda değilim artık. Gözlerim doluyor sürekli, ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Ya da tutmuyorum, ağlıyorum. Ama yine de umduğumdan az geliyor gözyaşlarım.
Yanağımda stresten çıkmış uçuğun izi hayat boyu kalacak, hiçbir zaman silinmeyecek. Kalp yarası iyileşir mi merak ediyorum.
Saat 23.12. Yok.
Uzaktayken daha bir yokluğunu hissettim. Onsuz kolum kanadım kırık gibiydi. Yanımda olsa dedim. O buraları severdi dedim. Yoktu, ama olsun. Gelicem, inicem uçaktan ve onu görücem ya olsun. Beni yemeğe götürür, ona heyecanla anılarımı anlatırım. Sonra akşam sarılır uyurum dedim.
İndim. Körüğe ayak basar basmaz telefonumu açıp aradım, geldim diye.
"Mesajımı almadın mı?"
"Ne mesajı? Yeni indim ben"
"Ben yemek sözü vermiştim, saati uyduramadım, sana gelemiyorum"
Gözlerim dolmaya başladı. "Peki" dedim, ağladım. "Çok kırıldım" dedim.
"Sen de gel" dedi, "bu daha da ayıp" dedim.
"14 saattir yoldayım" dedim.
"Peki" dedi, "akşam dönerken sana geliyim, kendimi affettireyim" dedi.
"İyi" dedim ağlamaklı.
Saat 23'ü geçiyor. Günlerdir yoldayım. Yorgunum. Gözlerim kapanıyor. Yine de arar belki diye telefonumu kapatmıyorum.
Biliyorum beni incitmek için yapıyor. Umurunda değilim artık. Gözlerim doluyor sürekli, ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Ya da tutmuyorum, ağlıyorum. Ama yine de umduğumdan az geliyor gözyaşlarım.
Yanağımda stresten çıkmış uçuğun izi hayat boyu kalacak, hiçbir zaman silinmeyecek. Kalp yarası iyileşir mi merak ediyorum.
Saat 23.12. Yok.
23 Mayıs 2010 Pazar
aman oğlum
Anaların erkek çocuk takıntısına anlam veremiyorum bir türlü. Aman oğlum, canım oğlum, aslan oğlum, fenalık geliyor içime.
Anamın erkek kardeşime tolerans sınırsızlığı tahammül sınırlarımı zorluyor. Sürekli her şeyine karışıyor, gömleğini yıkıyım, pantolununu ütüliyim, karnın acıktı mı. İçime fenalık geliyor. Benim odama hayatta girmiyor, onun odasından çıkmıyor. Eşyalarını karıştırıyor, bilgisayarındaki dosyaları değiştiriyor, masaüstünü temizliyor. Daha bir gün bile daha bana şunu ye, gömleğini ütüle, paran var mı demedi.
Oğlan her gün eve sabah akşam kız arkadaşını getiriyor, gıkı çıkmıyor. Dedim anama, ben de getirecem bundan sonra erkek arkadaşımı. Oh yiyişiyim içerlerde, hiç bi bok da diyeme! Dedim ne biçim adalet bu!
Oğlan da büyüdüm, adam oldum, karışma bana derdinde, ama gel de anama anlat bunu.
Ben de erkek çocuk istiyorum ama, işte buraya yazıyorum yemin billah el üstünde tutarsam! Daha bebekken yemek bile yedirmiycem, koycam önüne kendi yesin elleriyle diye. Çamaşırlarını yıkamayı, bulaşığını yıkamayı, odasını toplamayı öğreticem. Ne bu be!!! AAAAAAAAAAAA
Anamın erkek kardeşime tolerans sınırsızlığı tahammül sınırlarımı zorluyor. Sürekli her şeyine karışıyor, gömleğini yıkıyım, pantolununu ütüliyim, karnın acıktı mı. İçime fenalık geliyor. Benim odama hayatta girmiyor, onun odasından çıkmıyor. Eşyalarını karıştırıyor, bilgisayarındaki dosyaları değiştiriyor, masaüstünü temizliyor. Daha bir gün bile daha bana şunu ye, gömleğini ütüle, paran var mı demedi.
Oğlan her gün eve sabah akşam kız arkadaşını getiriyor, gıkı çıkmıyor. Dedim anama, ben de getirecem bundan sonra erkek arkadaşımı. Oh yiyişiyim içerlerde, hiç bi bok da diyeme! Dedim ne biçim adalet bu!
Oğlan da büyüdüm, adam oldum, karışma bana derdinde, ama gel de anama anlat bunu.
Ben de erkek çocuk istiyorum ama, işte buraya yazıyorum yemin billah el üstünde tutarsam! Daha bebekken yemek bile yedirmiycem, koycam önüne kendi yesin elleriyle diye. Çamaşırlarını yıkamayı, bulaşığını yıkamayı, odasını toplamayı öğreticem. Ne bu be!!! AAAAAAAAAAAA
20 Mayıs 2010 Perşembe
başlıksız
Ben nasıl bir ülkede yaşıyorum diyorum, bir kez değil nefes aldığım her gün. İşsizim, işsizlik sigortam yok. En az beş yıllık bir tecrübem var, iş bulamıyorum. Öğrenciyim hiç bi boktan yararlanamıyorum sadece ucuza seyahat ediyorum. Onun da akıbeti belli değil. Ve bugün itibarıyla öğrendim ki, sağlık hizmetlerinden de yararlanamıyorum. 25 yaşımı geçtiğim için öğrenci olsam da yararlanamıyorum. Daha önce sigortalı olduğum için anam ve babamdan da yararlanamıyorum. Ancak genel sigorta diye bir şey varmış, o da ayda 30 lira ödeniyormuş. 2000'i aşkın iş günü prim ödedim, işsiz olduğun anda hastanenin kapısından bile giremiyorum. Öliyim o zaman ben? Sizin için bir sakıncası var mı? Zaten bir partinin başına kimin geçeceğiyle, adamın tekinin pipisinin nereye girdiğiyle daha çok ilgilisiniz. Eminim ki Siirt'i çoktan unuttunuz. Umrunuzda mıyız ki biz, tecavüze uğrayanlar, maden ocağında ölenler, dev işsiz ordusu ve daha kimbilir kimler. Beni fark etmezsiniz bile.
18 Mayıs 2010 Salı
kırgın
20 günlük suskunluk bozuldu. Karşımdaki kırgın, yıkılmış ve buruk. Her şeye rağmen yine de çok iyi. Onun bu aşırı iyiliği zaten beni hasta eden, belki de. Ben, o kadar iyi değilim. Toplumca kabul görmüş iyi, güzel meziyetlerim yok. Kendi iyilerim, kendi doğrularım var. Kendime zeki, kendime güzelim. Kolay kolay kimseyle arkadaşlık kuramam.
Annem "seninle geçinmek zor, iyi düşün" dedi. Benimle uzun süre iyi geçinebilen birinin kalbini kırdım, hem de çok acıttım. Acıttığım, kırdığım için sanki ben onarmalıymışım gibi oldu. Beraber birbirimizi iyileştirmemiz gerekmez miydi? O kırgınsa ben de çok kırgın değil miyim? Yıllardır içime attığım, hep suskunluğumu koruduğum, sabır gösterdiğim için mi hatalı oldum şimdi? Ben ne olucam peki? Beni kim tamir edecek? Kim yaralarımı saracak?
Sadece şimdi değil bir ömürlük umudum kalmadı benim.
Sil baştan mı yapmalıyım? Bilemiyorum...
Annem "seninle geçinmek zor, iyi düşün" dedi. Benimle uzun süre iyi geçinebilen birinin kalbini kırdım, hem de çok acıttım. Acıttığım, kırdığım için sanki ben onarmalıymışım gibi oldu. Beraber birbirimizi iyileştirmemiz gerekmez miydi? O kırgınsa ben de çok kırgın değil miyim? Yıllardır içime attığım, hep suskunluğumu koruduğum, sabır gösterdiğim için mi hatalı oldum şimdi? Ben ne olucam peki? Beni kim tamir edecek? Kim yaralarımı saracak?
Sadece şimdi değil bir ömürlük umudum kalmadı benim.
Sil baştan mı yapmalıyım? Bilemiyorum...
16 Mayıs 2010 Pazar
ergBen
Daha ne kadar böyle devam edebilirim bilmiyorum.
Sanırım hala ergen olmak istiyorum. Caddebostan sahilinde yine bira içerek akşamı etmek, çimlerin üzerine boylu boyunca uzanmak (bunun ergenlikle ne alakası var bilmiyorum, git uzan işte), akşam barlardan çıkmamak istiyorum. Sabahı etmek, sevişmek ve düşünmemek istiyorum. Zilli'nin terasında ot takılıp, anlamsız muhabbetler yapıp, olur olmaz şeylere kopmak, gülmekten yarılmak istiyorum. Her hafta, her ay yeniden aşık olmak istiyorum, ayrılınca oturup ağlamak istiyorum.
Eskiye dönüş istiyorum, gençleşmek istiyorum. Büyümek istemiyorum. Kendimin sorumluluğu yetiyor, başkalarının sorumluluğunu istemiyorum.
İşte bu yüzden belki de, sadece kutusunu gördüğüm o yüzüğü takmakla takmamak arasında gidip geliyorum.
Ya da ben sopa istiyorum!?!?
Sanırım hala ergen olmak istiyorum. Caddebostan sahilinde yine bira içerek akşamı etmek, çimlerin üzerine boylu boyunca uzanmak (bunun ergenlikle ne alakası var bilmiyorum, git uzan işte), akşam barlardan çıkmamak istiyorum. Sabahı etmek, sevişmek ve düşünmemek istiyorum. Zilli'nin terasında ot takılıp, anlamsız muhabbetler yapıp, olur olmaz şeylere kopmak, gülmekten yarılmak istiyorum. Her hafta, her ay yeniden aşık olmak istiyorum, ayrılınca oturup ağlamak istiyorum.
Eskiye dönüş istiyorum, gençleşmek istiyorum. Büyümek istemiyorum. Kendimin sorumluluğu yetiyor, başkalarının sorumluluğunu istemiyorum.
İşte bu yüzden belki de, sadece kutusunu gördüğüm o yüzüğü takmakla takmamak arasında gidip geliyorum.
Ya da ben sopa istiyorum!?!?
15 Mayıs 2010 Cumartesi
Boşluk
İçeriden gürültülü müziklerin geldiği bir uzak doğu barının önünde bana, "kusura bakma ama sana bir şey diyeceğim" dedi. Etrafta sigara içen kalabalıkta olan gözlerimi ona yöneltip, katılmadığım üç kişilik muhabbetimize döndüm.
Beni kırmaktan tedirgindi. Ellerinin hareketlerinden ve özenle seçtiği kelimelerden hissettim.
"Lütfen beni yanlış anlama" dedi "Ama sen burada değilsin".
"Neredeyim peki" diye sordum.
"Başka bir yerdesin" dedi. Onunla muhabbet eden arkadaşımız da onayladı.
"Bu şu anda gözlemlediğin bir durum mu yoksa genel olarak mı böyle düşünüyorsun" diye sordum.
"Şu anda" dedi ama genel bir durumu kastettiğini iki kelimenin uzatmalı vurgusundan anladım.
Bana söylemek istedikleri vardı ama söyleyemiyordu.
"Açık konuşabilirsin benimle, yanlış anlamam" dedim.
Biraz rahatlar gibi "Sanki içinde büyük bir boşluk var ve onu bir türlü dolduramadığını hissediyorum" dedi.
Onun söylediklerine karşı baştan kendimi kapatmak için kollarımı göğsümde kavuşturduğumu fark ettim. Karşımda duran bu narin kadını onaylamıyormuş gözükmemek için hemen indirdim. Bir yandan tespitini birbirimizi tanıdığımız bu kadar kısa zamanda yapmasına şaşırıyor, bir yandan beni anlamaya başladığını hissediyordum.
"Evet" dedim "ama bu boşluk şu anda değil, genel olarak bir boşluk ve dolduramıyorum bir türlü."
"Seni çok iyi anlıyorum, ben de yaşadım" dedi, "dolduramazsın." "Peki" dedi "doldurmana yardımcı olacak, seni tekrar hayata katacak insanlar yok mu çevrende" diye sordu.
"Pek yok" dedim. "Bir Zilli var işte, onu da tanıyorsun. Birkaç kız arkadaş, onlarla da sınırlı ve seviyelidir. Mesela ağlamak için başını birinin omzuna koymak istersin ya da sevincini paylaşmak istersin ya, işte öyle biri yok" dedim.
"Ya kusura bakma ama sen bunca sene ne yaptın" dedi.
Böyle bir soru beklemiyordum. "Bir şey yapmadım. Bazı insanlar beni istemedi, bazılarını ben istemedim. Bir biz kaldık işte. Başka kimse yok" dedim.
"Hissediyorum" dedi "aklında biri var ve ona gitmek istiyorsun."
Gülümsedim, ne diyeceğimi bilemedim.
Devam etti "Eğer o ise o boşluğu dolduracak kişi, mutlaka gitmelisin"
Cevap vermedim.
Tedirginliği geçmiş, kırılmayayım diye beni yakından tanımadığını söylemekten vazgeçmiş, beni ne kadar iyi anladığını birkaç kez daha yenilemişti.
Kendimi ona biraz daha yakın hissettim.
Sabahın üçünde, ısrarla kahve içmeye çağırdığı ve gitmediğimiz evinde, başımı dizlerinin üzerine koyup saçlarımı okşamasını istedim. Ve, barın önünde herkese "ağlarsın belki abla/abi" diye mendil satmaya çalışan çocuktan, "ağlamıyorum artık ama alayım bir tane" diye aldığım mendillerle gözyaşlarımı silmesini istedim.
Beni kırmaktan tedirgindi. Ellerinin hareketlerinden ve özenle seçtiği kelimelerden hissettim.
"Lütfen beni yanlış anlama" dedi "Ama sen burada değilsin".
"Neredeyim peki" diye sordum.
"Başka bir yerdesin" dedi. Onunla muhabbet eden arkadaşımız da onayladı.
"Bu şu anda gözlemlediğin bir durum mu yoksa genel olarak mı böyle düşünüyorsun" diye sordum.
"Şu anda" dedi ama genel bir durumu kastettiğini iki kelimenin uzatmalı vurgusundan anladım.
Bana söylemek istedikleri vardı ama söyleyemiyordu.
"Açık konuşabilirsin benimle, yanlış anlamam" dedim.
Biraz rahatlar gibi "Sanki içinde büyük bir boşluk var ve onu bir türlü dolduramadığını hissediyorum" dedi.
Onun söylediklerine karşı baştan kendimi kapatmak için kollarımı göğsümde kavuşturduğumu fark ettim. Karşımda duran bu narin kadını onaylamıyormuş gözükmemek için hemen indirdim. Bir yandan tespitini birbirimizi tanıdığımız bu kadar kısa zamanda yapmasına şaşırıyor, bir yandan beni anlamaya başladığını hissediyordum.
"Evet" dedim "ama bu boşluk şu anda değil, genel olarak bir boşluk ve dolduramıyorum bir türlü."
"Seni çok iyi anlıyorum, ben de yaşadım" dedi, "dolduramazsın." "Peki" dedi "doldurmana yardımcı olacak, seni tekrar hayata katacak insanlar yok mu çevrende" diye sordu.
"Pek yok" dedim. "Bir Zilli var işte, onu da tanıyorsun. Birkaç kız arkadaş, onlarla da sınırlı ve seviyelidir. Mesela ağlamak için başını birinin omzuna koymak istersin ya da sevincini paylaşmak istersin ya, işte öyle biri yok" dedim.
"Ya kusura bakma ama sen bunca sene ne yaptın" dedi.
Böyle bir soru beklemiyordum. "Bir şey yapmadım. Bazı insanlar beni istemedi, bazılarını ben istemedim. Bir biz kaldık işte. Başka kimse yok" dedim.
"Hissediyorum" dedi "aklında biri var ve ona gitmek istiyorsun."
Gülümsedim, ne diyeceğimi bilemedim.
Devam etti "Eğer o ise o boşluğu dolduracak kişi, mutlaka gitmelisin"
Cevap vermedim.
Tedirginliği geçmiş, kırılmayayım diye beni yakından tanımadığını söylemekten vazgeçmiş, beni ne kadar iyi anladığını birkaç kez daha yenilemişti.
Kendimi ona biraz daha yakın hissettim.
Sabahın üçünde, ısrarla kahve içmeye çağırdığı ve gitmediğimiz evinde, başımı dizlerinin üzerine koyup saçlarımı okşamasını istedim. Ve, barın önünde herkese "ağlarsın belki abla/abi" diye mendil satmaya çalışan çocuktan, "ağlamıyorum artık ama alayım bir tane" diye aldığım mendillerle gözyaşlarımı silmesini istedim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)