kayıt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kayıt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2010 Salı

saydım

Bahçeden evine giden karoları saydım. İkram ettiğin içkideki buzları saydım. Filmden gözünü kaçırıp, bir sebeple kaç kez bana baktığını saydım. Çok sevdiğim çikolatalardan kaç tane yediğimi saydım. Sana kaç kez mesaj geldiğini saydım. Balkonundan bakıp yıldızları saydım. Diyemediğim sözcükleri saydım. O gece kaç kez rüyalarıma girdiğini, sayamadım.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

i was waiting for you

"Seni bekliyordum" diye yazmış kızın teki. Bir zamanlar ben de ona demiştim, "seni bekledim bütün gece" diye. Ya çok geç gelmiş, ya gelmemişti. Şimdi başka kızları bekletiyor sanırım. Yüreğime bir şey saplandı yine de. Bazı şeyler hiç değişmiyor.

gitme

En çok bana birinin, ben tam kapıdan çıkmak üzereyken, bileğimden tutup kendine çekmesini, ve dudaklarımdan habersiz öperek "Gitme" demesini istedim. Lanet olsun, hiç olmadı!! Belki o vakit kalırdım...

21 Haziran 2010 Pazartesi

sana

Blogumu sessizce takip eden, yorum yapmadan girip çıkan arkadaş. Sana diyorum. İşte yazdım. Telefonuna mesaj atmadım ama bak sana özel bir yazı yazıyorum.

Aslında yazın, bir hafta önce hazırdı kafamda. Kurguladım da, hiç cesaret edemedim yazmaya. Hala da edemiyorum. Sanırım sen, o bahsettiğin uzak ülke var ya, hani bana "sen de gelirsin" dediğin ve benim gözlerimi kaçırıp ne diyeceğimi bilemediğim ve gelirim tabi dediğim, işte olur da karar verirsen, gitmene yakın yazarım. Ancak o zaman cesaretimi toplarım. Dersen ki bana da yazmışsın bir yazı, yok derim inkar ederim.

Tek diyeceğim var şimdilik, seni zamansız tanıdım.

16 Mayıs 2010 Pazar

ergBen

Daha ne kadar böyle devam edebilirim bilmiyorum.

Sanırım hala ergen olmak istiyorum. Caddebostan sahilinde yine bira içerek akşamı etmek, çimlerin üzerine boylu boyunca uzanmak (bunun ergenlikle ne alakası var bilmiyorum, git uzan işte), akşam barlardan çıkmamak istiyorum. Sabahı etmek, sevişmek ve düşünmemek istiyorum. Zilli'nin terasında ot takılıp, anlamsız muhabbetler yapıp, olur olmaz şeylere kopmak, gülmekten yarılmak istiyorum. Her hafta, her ay yeniden aşık olmak istiyorum, ayrılınca oturup ağlamak istiyorum.

Eskiye dönüş istiyorum, gençleşmek istiyorum. Büyümek istemiyorum. Kendimin sorumluluğu yetiyor, başkalarının sorumluluğunu istemiyorum.

İşte bu yüzden belki de, sadece kutusunu gördüğüm o yüzüğü takmakla takmamak arasında gidip geliyorum.

Ya da ben sopa istiyorum!?!?

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Boşluk

İçeriden gürültülü müziklerin geldiği bir uzak doğu barının önünde bana, "kusura bakma ama sana bir şey diyeceğim" dedi. Etrafta sigara içen kalabalıkta olan gözlerimi ona yöneltip, katılmadığım üç kişilik muhabbetimize döndüm.
Beni kırmaktan tedirgindi. Ellerinin hareketlerinden ve özenle seçtiği kelimelerden hissettim.
"Lütfen beni yanlış anlama" dedi "Ama sen burada değilsin".
"Neredeyim peki" diye sordum.
"Başka bir yerdesin" dedi. Onunla muhabbet eden arkadaşımız da onayladı.
"Bu şu anda gözlemlediğin bir durum mu yoksa genel olarak mı böyle düşünüyorsun" diye sordum.
"Şu anda" dedi ama genel bir durumu kastettiğini iki kelimenin uzatmalı vurgusundan anladım.
Bana söylemek istedikleri vardı ama söyleyemiyordu.
"Açık konuşabilirsin benimle, yanlış anlamam" dedim.
Biraz rahatlar gibi "Sanki içinde büyük bir boşluk var ve onu bir türlü dolduramadığını hissediyorum" dedi.
Onun söylediklerine karşı baştan kendimi kapatmak için kollarımı göğsümde kavuşturduğumu fark ettim. Karşımda duran bu narin kadını onaylamıyormuş gözükmemek için hemen indirdim. Bir yandan tespitini birbirimizi tanıdığımız bu kadar kısa zamanda yapmasına şaşırıyor, bir yandan beni anlamaya başladığını hissediyordum.
"Evet" dedim "ama bu boşluk şu anda değil, genel olarak bir boşluk ve dolduramıyorum bir türlü."
"Seni çok iyi anlıyorum, ben de yaşadım" dedi, "dolduramazsın." "Peki" dedi "doldurmana yardımcı olacak, seni tekrar hayata katacak insanlar yok mu çevrende" diye sordu.
"Pek yok" dedim. "Bir Zilli var işte, onu da tanıyorsun. Birkaç kız arkadaş, onlarla da sınırlı ve seviyelidir. Mesela ağlamak için başını birinin omzuna koymak istersin ya da sevincini paylaşmak istersin ya, işte öyle biri yok" dedim.
"Ya kusura bakma ama sen bunca sene ne yaptın" dedi.
Böyle bir soru beklemiyordum. "Bir şey yapmadım. Bazı insanlar beni istemedi, bazılarını ben istemedim. Bir biz kaldık işte. Başka kimse yok" dedim.
"Hissediyorum" dedi "aklında biri var ve ona gitmek istiyorsun."
Gülümsedim, ne diyeceğimi bilemedim.
Devam etti "Eğer o ise o boşluğu dolduracak kişi, mutlaka gitmelisin"
Cevap vermedim.
Tedirginliği geçmiş, kırılmayayım diye beni yakından tanımadığını söylemekten vazgeçmiş, beni ne kadar iyi anladığını birkaç kez daha yenilemişti.
Kendimi ona biraz daha yakın hissettim.
Sabahın üçünde, ısrarla kahve içmeye çağırdığı ve gitmediğimiz evinde, başımı dizlerinin üzerine koyup saçlarımı okşamasını istedim. Ve, barın önünde herkese "ağlarsın belki abla/abi" diye mendil satmaya çalışan çocuktan, "ağlamıyorum artık ama alayım bir tane" diye aldığım mendillerle gözyaşlarımı silmesini istedim.

öze dönüş

Hani böyle yeni sevgilinle ya da yeni tanıştığın biriyle buluşacaksındır da, kendine her zamankinden fazla özen gösterirsin, hazırlanırsın, elbiselerini ütülersin, makyajını ve saçlarını yaparsın, hatta kuaföre gitmeyi bile düşünürsün, ojelerini sürersin, takılarını takar, parfümlerini sıkarsın ya... İşte kuğu gibi bir hatuna döndüğün bu süreçten hemen önce; pijamalar göbeğinin üzerine kadar çekilmiş ve bir akşam önceden lekelediğin bluzun üstündedir. Aynada gördüğün dağınık saçların, çapaklı yüzün hiç hoşuna gitmez. Ve o an aklına, seviştikten sonraki gün de aynı halde olma ve yeni aşık olduğun adamın seni kuğu gibi değil de işte bu halde görme ihtimali gelir. Belki de o yüzden sevgilinin üzerine büyük gelen gömleklerine ya da eşofmanlarına girip kendini kamufle etmek istersin. Derim ki, evlilik çıplak bir şey olsa gerek. Artık giyemediğin onun gömlek ve eşofmanlarıyla kendini saklayamaz hale gelir ve pijamanın altını göğüslerine kadar çektiğin bir kadın oluverirsin. Özüne dönersin...

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Gençlik Günlerinde Aşk

Ne çok yazmak istedim O'nu. Bir gereği yok aslında anlatmamın. Bir şey de olmadı, yeni, hayatlarımızda. Öyle durup dururken, bazen, O'nu düşünebiliyorum, hatırlıyorum, hüzünleniyorum, neşeleniyorum... Belki de sadece kaydetmeyi istiyorum.

Onu ilk kez sınıfta gördüm. Benden yedi yaş büyüktü. Derslerini hep büyük bir heyecanla işlerdi, öğretmeyi seviyordu. Sınıfta çok hareketliydi. Sanki zıplıyormuş hissi verirdi. Sesi hep yüksekten çıkardı. Gençti ve çok güzeldi. Arkadan topladığı uzun sarı saçları, top sakalı vardı. Alt dudağının hemen altındaki ince sakal kümesiyle oynamayı severdi. İki parmağının arasına alır, sivriltir, üst dudağına götürür, dişleriyle kemirir, ıslatırdı. Bazen elleri belinde, arada saçlarını elleriyle arkaya atardı.

Gençtim, güzeldim, heyecanlıydım ve bu adamı mutlaka tavlamalıydım. Kısa teneffüslerdeki sohbetlerimizde ortak noktamızı keşfettim, üzerine gittim. Fazla uzun sürmedi, benimleydi, yakınımdaydı. Ama bana çok uzaktı. Birlikte miydik, değil miydik hiç bilmiyorum. Belki birlikteydik, belki de hiç olmamıştık.

Ona hayran olan kız öğrencileri hisseder, kıskanırdım. Bilirdim herhangi birine her an kaptırabilirdi gönlünü. Ben de aynı diğerleri gibi, ona hayran bir genç öğrenciydim.

Bir gün büyük bir heyecanla ona sürpriz yapmaya gitmiştim, randevum var diyip beni geri çevirmişti. Yaşadığım hayal kırıklığını, İstiklal'de yürürken girdiğim mağazadan bir kupa alarak atmaya çalışmıştım. Kupayı hala saklarım. İç yüzeyindeki çatlamış ve belirginleşmiş hatlar ne kadar eski bir anı olduğunu hatırlatır bana.

Beni arada arardı. Senede bir iki, bazen birkaç senede bir. Bazen hiç. Ne zaman ben arasam o öğretmen tavrından taviz vermez, yine genç öğrencisi yapardı beni. O beni aradığı zaman ise başka bir insan olurdu. Severdi beni, bilirdim. Uzaktan da olsa severdi. Onun için özel bir arkadaş olduğuma inanırdım.

Bir gün yine beni aradı. Gittim. Çok mutsuz ve üzgündü. Teselli ettim onu. Günlerce. Kulağıma fısıldadı, aşığım sana diye. Yok demiştim olamazsın. Sen bana aşık olamazsın. Ben hep öğrencin kalacağım senin. İnanmak istemiştim çok, ama inandırıcı gelmemişti... Bir akşam, birlikte olmamızı ister misin diye sordu. Öyle sarhoştu ki, ertesi gün hatırlamayacağını bilerek, sen bilirsin, senin kararın, ne karar verirsen ver yanındayım demiştim... O günlerde çok gülmüştüm, çok eğlenmiştim, hüzünlenmiştim, ona yıllar sonra yeniden aşık olmuştum. Onun ilk kez bana gerçekten aşık olduğunu hissetmiştim. Bir umut doğmuştu, belki bu kez birlikte olabiliriz gerçekten diye. Olmayacağını anladığımda günlerce ağlamış, kendime gelememiştim. Sözüme sadık kalamayarak küsmüştüm bu kez. Sevgilisi olmamı istemiyordu, çünkü beni kaybetmeyi istemiyordu.

Bir gün evlenme kararını bildirdiğinde, bir arkadaş grubumuzlaydık. Kalbime bir şey saplanmıştı. Herkesin içinde kırgınlığımı gizlemeyi başararak tebrik etmiştim onu. Eşiyle arkadaş oldum, onunla arkadaş olmayı öğrendim, evlerine gittim, dostlarıyla tanıştım. Ve böyle sürdü gitti. Bir kez daha düğününe gittim, tekrar evlendiğine şahit oldum. Hatta düğününde çocuk gibi parmak kaldırıp "Dördüm!" diye bağırarak kendimce komik bir espri yapmak istemiştim, tabi ki yapmadım. Artık büyümüştüm, aşık değildim ve kırgın da değildim.

Bana bir gün tuhaf bir anlama yeteneğin var senin dedi. Kendimi anlama ve dünyayı anlamamı kastetti sanırım. Belki de onu anlamamı... Güzel bir kadın olduğumu söylemesinden çok, en çok bunu söylemesi hoşuma gitmişti. Tuhaf bir anlama yeteneği... İşte bu demiştim, dünya üzerinde kimse onun beni anladığı kadar iyi anlayamaz, kimse cümlelerimi onun kadar iyi tamamlayamaz.

Ve herhalde yaşamım boyunca aynı şeye bakıp da aynı şeyi düşündüğüm bir insan olmamıştır ve belki de olmayacaktır. Derin bir suskunlukla izlediğimiz İstanbul Boğazının kıyısında, ikimiz de aynı anda içimizden, keşke yunuslar geçse diye geçirmiştik. Bu yüzden İstanbul Boğazından geçen yunuslar mutluluk verir bana.

Bir gün bana, ilk görüştüğümüz zamanlarda bir barda, ona sarılarak "seni hep bekleyeceğim" dediğimi hatırlattı. Ben unutmuştum... Onun tahtaya ismini yazarak tanıştığımızdan bu yana 13 sene geçti. Bekledim mi bekler miyim bilmiyorum... Ama merak ederim. Acaba Marquez'in Kolera Günlerinde Aşk kitabındaki gibi yarım yüzyıllık ırak aşktan sonra ilk kez bir gemi kamarasında biraraya gelen iki yaşlı genç gibi, kırk yıl sonra yeniden sevişir miyiz?



Bu yazdıklarım, olaylar ve kişiler gerçek olmayabilir, ama olabilir de... Olay örgüsü karışık da olabilir, sıralı da. Yorum yapma hakkınız bakidir ama sorgulama hakkınız yoktur. Okuduktan sonra beyninizden imha etmeniz tavsiye edilir.

7 Mayıs 2010 Cuma

Ah anam tuhaf anam

Toz beziyle yerleri siler, mutfak beziyle toz alır. Kavanoz vs. kapaklarını hiçbir zaman kapamayı beceremez, evdeki tüm kapaklar yarımdır. Ebru'ya Burcu, Fuat'a Tahsin, Hakan Şükür'e Şükrü deme potansiyeline sahiptir. Reçelleri ya çok sulu olur ya da kısa zamanda şekerlenir. Her zaman dağınıktır. Toplanma işlemi başladığında daha da fazla dağılır ve toparlanması bir hafta bazen bir ay sürer ve tekrar süreç başlar. En küçük kızı, arkadaşları ziyarete geldiğinde, size bir tabak hazırliyim dediğini ve masaya kesilmemiş domates ve salatalıklar getirdiğini, okulda sandviçinin içinden mayonez yerine kalıp kalıp tereyağı çıktığını gülmekten yarılarak anlatır. Bulaşık makinesiyle arası pek iyi değildir, elde yıkama konusunda da çok başarılı değildir. Pek estetik sahibi olmamıştır, kendine göre bir zevki illa ki vardır. Gençken kesinlikle çok güzel olmuştur, ilk çocuğunu doğurduğunda bile inceliğini korumuştur. Çocukları bir Anneler Gününde kendisine beyaz altın bilezik hediye ettiğinde onun altın olduğunu anlamamış, kuru kuru teşekkür etmiş, onun altın olduğu söylendiğinde de ay niye sarı altın almadınız diyerek heyecanlanmıştır. Evlatlığını çocuklarından çok sever görünür, ona sarıldığında ve oğlum dediğinde damat kuzen dahil evin tüm erkekleri kıskançlıktan deli olmuş, evlatlığın ayağı kaydırılmak üzere çalışmalar başlamıştır. Hiçbir zaman çay yapmayı beceremez, tüm çayları bulaşık suyu olarak da rahatlıkla kullanılabilir. Zeytinyağlı yemekleri güzeldir. Hadi sen de evlen artık, istemiyorsan boşanırsın diyerek büyük kızını büyük bir dumura uğratmıştır. Sadece birkaç haftadır tanıdığı sevgilisiyle Almanyaya göçme kararı alan küçük kızını güle oynaya mutluluktan uça uça göndermiş, aylar sonra evlenme kararlarını bildirdiklerinde ise ben zaten sizin evlenmeden aynı evde oturmanızı onaylamıyordum diyerek herkesi dumura uğratmıştır. Onun için üniversite eğitimi her şeyden ve her şeyden önemlidir, bunun pahasına hayatları mahvetmek makbuldür. Şehir dışına çıkarken bırak anasına babasına haber vermeyi çocuklarına bile haber vermez. Acaba nerededir diye düşünüldüğünde, kesin sınav için Ankaraya gitmiştir ve bunu söylemeye utandığını söyler. Hangi ülkeleri ziyaret ettiğini de söylemez, alır başını gider. Gençliğindeki inter rail benzeri macerasından sonra ilk kez 55 yaşında yurt dışına çıkmış, bir çalışma kampına gitmiş ve Türkiye'nin en yaşlı gönüllü kampçısı olma unvanını kazanmıştır. Hayatının yarısını İngilizceye adamış, ama ne yazık ki tam anlamıyla öğrenememiştir. Uluslararası bir kongrede sunum yaparken ingilizce sorulan soruları cevapsız bırakmıştır, büyük kızının en çok buna içi cız eder. Çocuklarının onun derslerine girmişliği pek yoktur ama hocalığı iyidir. Rüyalarında sürekli bir saldırı ile karşı karşıyadır, ya kendisine taş atılır ya camdan biri içeri giriyordur. Çocuklarının giysilerini giymeye, takılarını ve eşarplarını takmaya bayılır. Evin girişinde aceleden çıkarılmış ve kenara atılmış çoraplara bir süre sonra rahatlıkla alışılır. Gezmeye, tozmaya, sosyal hayata bayılır. En yoğun zamanlarında bile mutlaka bir yere gezmeye gidiyordur. Bilgisayarda dosya kaydetmek ne zor bir iştir, her seferinde "farklı kaydeder", aynı adla bir sürü dosya olur. Çok kısa zamanda hızlı yemek yapma ve sofra kurma potansiyeline sahiptir. En sevdiği şey televizyonun karşısında uyuklamaktır. Yüksek lisans tezini, ilk çocuğunun doğumunda hastanede teslim etmiştir. Yemez yedirir. Pek sevgi göstermez, uzaktan sever. Kızlarının erkek arkadaşlarının hiç ismi yoktur, hepsi "o çocuk"tur. Modemi fazla elektrik gitmesin diye kapatır, İnterneti kapattığının farkında bile değildir. Elleri çok güzeldir, belki de yaşlanmayan tek yeridir. Okulda çalışması yetmez, akşam eve gelince de yatıncaya kadar çalışır. Evde tek kişi de olsa çok kişi de olsa hep bir tencere yemek yapar, genelde yemekler kalır, biri bitmeden ötekini yapmaktan hiç vazgeçmemiştir. Yemek yemeyi çok sever. Hayalleri nedir bilinmez, hiç ifade etmemiştir. Eksikliği en çok yokluğunda hissedilir.

Anasına bak kızını al durumu bu ailede kesinlikle geçerli değildir.